Bu
haftaki yazımda insan kavramından yola çıkacağım. İnsanı tanımlamak gerekirse
ve bunu insanı bir sürecin ürünü olarak ele aldığımızda; gelişme potansiyeli
olan, nerede/ne zaman/ne yapacağı belli olmayan, anti-stabil bir varlık
diyebiliriz.
Jean Paul Sartre ise insanı
“durum”dan ibaret olduğunu söyleyip, bir işçi, bir burjuva gibi düşünmekte ve
hissetmekte özgür değildir; ama onun gerçek ve bütün bir insan olabilmesi için
bu durumun yaşanması ve belli bir amaca doğru aşılmasının gerekli olduğunu
belirtmiştir.
Tanımlardan
yola çıkacak olursak insan bir nevî etki-tepki mekanizmasıdır ve genel anlamda
durumlar içeren bir sürecin parçasıdır diye düşünmek elbette zor olmayacaktır. İnsan
ilk önce kendi doğasından başlayacaktır yaşamaya, kendini tanıyacak, kendinde
olanı karşısındakiyle mukayese edecek ve bunun sonucunda bizim anlattığımız
durumlar silsilesi başlayacaktır. Bunların aşılması olayı ise ham meyveyi
olgunlaştıran bir süreç olacaktır.
Kendini
eleştirme safhası bizim için adeta ışık derecesinde bir yanılsamadır ki bu bizim
hayatımızda en çok merak ettiğimiz duyguların büyük bir karinesidir. İnsanın
davranışsal boyutlarına hayretle bizi düşündüren yine insanın kendi içinde
biten bir durumdur. İnsan kendisini nasıl düşündüyse ve düşünüyorsa; ilişkilerinde
karşıdaki insanı da o melekeyle düşünecek ve kararlarında, hareketlerinde büyük
bir etkisellik ortaya çıkacaktır.
Meleke
kavramı burada bize çok şey anlatmalıdır. Meleke kavramını daha ayrı bir
boyutta ele alırsak, insanın iç dünyasına girmiş bulunacağız. Meleke aslında
insanın cemaziyel evvelinde ne kadar iç dünyasıyla vakit geçirdiğinin
göstergesidir. Bu durumdan şu sonucu çıkartmalıyız ki o da insani melekeler
bizim hayatımızın pusulularıdır meselesidir.
Bizim
pusulamız kendi iç melekelerimizdir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder